İslamın Arabistan’da doğmasının sebebi nedir?

Posted by

İslam’ın Arabistan’da doğmasının sebebi nedir?

İslam’ın doğuşunda Arap Yarımadasının beşik, yani ilk zuhur mekanı olarak seçilmesinin hikmetini anlayabilmek için öncelikle; Arapların İslam’dan önceki hallerini, mizaçlarını, yaşadıkları bölgenin coğrafi, siyasi ve içtimai hususiyetlerini bilmek icap eder.

İslamiyetin doğuşu sırasında Arabistan yarımadasının genel durumu 

O zamanların iki süper devleti olan Bizans ve İran, Arapların komşusuydu. Bizans, müstemleke anlayışıyla hakim olduğu memleketlerde meydana gelen dini ihtilaflardan dolayı sıkıntıda idi. İdareciler, Hristiyanlığı kendi heva ve heveslerine alet ederek oyuncak haline getirmişlerdi. Konsüller de istedikleri kitabı kutsal ilan ediyor, istemediklerini hükümden kaldırıyor, dinin akidesini kendi arzularına göre tesis ediyorlardı.
Başa geçen hükümdar, öncekini aforoz ediyor; istediği şekilde dinin esaslarını değiştiriyordu. Tebaasına yüklediği aşırı vergiler ve yönetim kademelerinde iyice yerleşmiş bulunan rüşvet neticesindeki gerileme ve ahlaki çöküntü, Bizans’ı içten içe yiyor, istikbalini mahvediyordu.

İslamiyet öncesi İran 
İran hem siyasi hem de ahlaki bakımdan büyük karışıklıklar içindeydi. Kişinin kendi annesi, hatta kızıyla evlenmesine müsaade eden, insanlık haysiyetini kaybetmiş bir hayat anlayışı hakimdi. Pek çok batıl ve sapık fikirler ihtiva eden “Mazdekçilik” hava, ateş ve su nasıl ortak olarak kullanılıyorsa bu müşterekliğe her şeyin dahil olması gerektiğini söyleyerek bütün kadınları helal ve bütün malları müşterek ilan etmişti.

İslamiyet öncesi Rumlar ve Hintliler 
Yunan medeniyeti, fasit bir daire haline gelen felsefi münakaşa ve hurafelerin fesadı içerisinde boğulurken, Hint medeniyeti de ahlaki ve içtimai açıdan en ibtidai devrini yaşamaktaydı.

İslamiyet öncesi Araplar 
Araplar ise bütün bu fitne ve fesatlardan uzak, etrafı çöllerle çevrili, askeri taarruzlardan, kültür ve medeniyet istilalarından masun bir mıntıkada sükunet ve emniyet içerisinde yaşıyorlardı. Hiçbir zaman esaret zilletini tatmamışlardı. Arapların tabiat ve mizaçları, henüz herhangi bir şekle girerek bozulmamış ham madde gibi idi. Fıtratlarındaki temizliği tamamen kaybetmemişlerdi. Ayrıca iffet, sözünde durma, cömertlik, vefa, sadakat, sabır ve mertlik gibi met’he değer vasıflara sahiptiler. Fakat bu vasıflar onlarda ifrat ve tefritlerle fıtri zemininden kaymış bir vaziyette idi. Bu sebeple kendilerine hakikati gösterecek rehberden mahrum bir halde, cehalet karanlıkları içerisinde yaşıyorlardı.
İşte bu cehalet ve nefse teslim olma hususiyeti, neticede fıtratlarında saklı bulunan bütün bu güzel hasletleri asli mecralarından saptırıyordu. İffet ve şereflerini korumak adına küçücük kız çocuklarını, anaların yüreklerini çılgına çevirerek, diri diri toprağa gömmek gibi bir kötülüğe düşüyor; cömertliklerine toz kondurmamak için zaruri mallarını telef etmek gibi bir sefalete sürükleniyor; yiğitlik ve mertlik hissinin sevkiyle de kendi aralarında uzun seneler devam eden kanlı savaşlar çıkarıyorlardı. İslam’ın zuhuru ile cahiliyenin ahlaki vasıfları büyük bir mana değişikliğine uğrayarak layık olan mahiyete bürünmüş ve kemal halini bulmuştur. Yani Peygamber Efendimiz’in bi’setiyle (bir peygamber göndererek halkın dine çağrılması), eski mürüvvet anlayışı bütün zararlı aşırılıklardan arındırılmış ve medeni bir hale gelmiştir.

İslamiyetin zuhur mekanı 
İslam’ın zuhur mekanı olarak Arabistan’ın seçilmesindeki bir diğer hikmet de, Peygamber Efendimiz’in risalet (1- Elçilik, 2- Peygamberlik, 3- Haber ulaştırma, habercilik) ve nübüvveti hakkında kimsenin kalbine bir şüphe düşmemesini temin gayesidir. Araplar, okuma-yazma bilmeyen, ümmi (Anasından doğduğu gibi öyle kalıp okuyup yazma öğrenmemiş kimse) bir millet idi. Bu sebeple komşu milletlerin tükenmiş ve fesat ile malul kültür ve felsefelerinin tesirinde kalmamışlardı.
Resulullah ümmi bir kimse değil de, komşu devlet ve medeniyetlerin tarih ve kültürüne, eski semavi kitapların muhteviyatına vakıf bir kimse olarak risalet vazifesiyle insanlığın huzuruna çıksaydı, elbette ki insanların, O’nun getirdiklerini ilahi bir vahiy olarak kabul etmeleri bu kadar kolay olmazdı. İslam davası aynı şekilde Yunan, Bizans veya İran gibi, medeniyet ve kültürde belli bir seviye katetmiş milletlerden birisinde ortaya çıksaydı, insanların İslamı umde (1- Dayanacak, inanılacak şey, 2- Güvenilecek şey, kimse) ve esasları kabulde zorlanacakları muhakkaktı. Zira bu sefer de, İslam nizamının ilahi menşeli olduğu -muhtemelen- kabul edilmeyerek bu medeniyet ve kültürlerden neşet ettiği iddia ve şüphesi vaki olacaktı. Bu bakımdan İslamın ilahi menşeli olduğunun aksine bir düşüncenin hatıra gelmemesi için Peygamber Efendimiz ümmi bir cemiyete, ümmi bir Peygamber olarak gönderilmiştir.

İslamiyetin doğuşu sırasında dünyanı genel durumu 
Arap yarımadası, Asya, Afrika ve Avrupa kıt’alarının birleştiği bir noktada ve çeşitli devletlerin tam ortasında yer alması münasebetiyle, İslamın yayılmasında coğrafi bir rüchaniyete (üstünlüğe) de sahipti. (1)
İslamın doğuşuna beşik olarak seçilen Mekke, Kuran’ı Kerim’de “ziraat yapılmayan bir vadi”olarak tanıtılır. (2) Bu sebeple orada sadece ticaretle meşgul olunmuştur. Ziraatla meşgul olan insanlar toprağa bağımlı, fazla uzak yerlere gitmeye alışık olmayan kimselerdir. Aynı şekilde, zanaat ehli esnaflar da meslekleri icabı hareketlilikten uzaktırlar. Ancak ticaret erbabı olanların uzun seyahatlere katlanma, memleketlerinden uzak yerlere gidebilme ve farklı insanlarla münasebette bulunma gibi imkanları mevcuttur. İslamı tebliğ gayesiyle fütuhatta (Fetih) bulunmak, hareketli bir hayatı gerektirdiği için, bu vasıflara sahip olan Mekke ahalisi İslamın ilk muhatapları olmuştur.

İlahi irade 
İslam davetinin dili, Allah kelamının tercümanı ve tebliğ vasıtası olma şerefini, Arapça’ya bahşetmiştir. Bütün milletlerin dilleri arasında bir mukayese yapılacak olursa Arapçanın, ahenk, kelime yapısı ve türeyişi, fiil çekimleri ve telaffuz kaideleri gibi pek çok hususiyetiyle diğer dillere faik olduğu görülecektir. Arapça, en ufak bir teferruatı bile zayi etmeksizin veciz ve özlü ifadelere imkan veren bir lisandır. Lügat sahasındaki zenginliği sayesinde bu lisan, her çeşit fikri, takdire şayan bir hassasiyet ve zarafetle ifade edebilmektedir. On beş asırdır kaidelerinde herhangi bir değişikliğin olmaması, Arapçanın, daha o zaman istikrar kazanmış ve tekamülünü tamamlamış bir lisan olduğunu gösterir. Bu haliyle, yeryüzünde o zaman mevcut olan diller arasında sadece Arapça, ilahi iradeyi istiab (1- İçine alma, içine sığma, 2- Tutma, kaplama) ve ifade edebilecek bir genişlik ve mükemmeliyete sahipti.

Bereketli mekan 
Arap Yarımadası, sadece İslamın değil, pek çok hak dinin zuhur edegeldiği bereketli bir mekandır. Peygamber Efendimiz’in atası Hazret-i İbrahim (a.s.) burada yaşamış ve Kabe’yi inşa etmiştir. Mekkeliler de bunun şuuruyla kendilerini İbrahim ve İsmail’in (a.s.) manevi vari­si kabul ederlerdi. Dolayısıyla İslamın böyle bir mekanda zuhur etmesi, onun kabulünü ve anlaşılmasını kolaylaştıracaktı.
Ayrıca, insanlık tarihiyle yaşıt dini bir merkez olan Kabe’nin burada bulunması da en mühim sebeplerdendir. Bütün bunların ötesinde bilemediğimiz daha başka hikmetlerin varlığı da bir hakikattir.

(1) Bkz. Muhammed İlyas Abdülganî, Târihu Mekke, s. 12-13.

(2) Bkz. İbrâhîm, 37.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 1, Erkam Yayınları

Not Alıntıdır : Yeni akit internet 18 Nisan 2018

Yazıda geçen ayet
İbrahim suresi 37. ayet
رَّبَّنَا إِنِّي أَسْكَنتُ مِن ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِندَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ رَبَّنَا لِيُقِيمُواْ الصَّلاَةَ فَاجْعَلْ أَفْئِدَةً مِّنَ النَّاسِ تَهْوِي إِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُم مِّنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ
Okunuşu :
Rabbenâ innî eskentu min zurriyyetî bi vâdin gayri zî zer’ın inde beytilkel muharrami rabbenâ li yukîmus salâte fec’al ef’ideten minen nâsi tehvî ileyhim verzukhum mines semerâti leallehum yeşkurûn(yeşkurûne).
Anlamı :
“Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (Kâbe’nin) yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler.”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir